
Suçlu Arayan Kendine Baksın
İnsanımız günlük ihtiyaçlarına yeniliyor. Zaaflarına yeniliyor. Korkularına yeniliyor. Davasız davacıların, davası kendisi olanların oyuncağı haline gelebiliyor.
Yıllardır kontrolsüz gücün bütün dengeleri altüst edişini yaşıyoruz. Aydın dediklerimiz, usulüne göre, sert veya yumuşak, mizacının yönlendirdiği şekilde söyleyecektir.
“Bugün konuşmak yiğitlik ister” denmesini elbette anlıyorum. Fakat gördüğünü söylemek aydın için her şartta aydınlık gereğidir. Aydın, söyleneceklerin birilerinin hoşuna gidip gitmemesine değil, hakikate bakar.
Günün yöneticilerine olup bitenlerin suçunu geçtik, kabahati konduramıyorsanız bataklığın derinleştiği yerdesiniz. Avustralya’da bir bakan öğle yemeğine makam aracıyla gittiği için kıyamet kopuyor. Bizimkiler Cuma namazına bile araç ve koruma ordusuyla gidiyorlar. Düşünmüyor ve halkın parasını böyle harcamaktan çekinmiyorlar.
Hâkim ve savcı atama kuraları siyasetin gölgesinde Külliye’de çekiliyor. Olacak iş değil. Orada adaylardan Özlem Zengin’in yeğeninin anons edilmesine kadar varan vıcık vıcık bir kayırmacılık görüntüsü veriyoruz. Olacak iş değil! Sonra birileri olur olmaz sebeplerle içeri alınıyor, alay eder gibi “bağımsız yargı”dan bahsediyoruz.
Kanun-nizam dâhil, kuralların hükmü kalmayacak kadar ileriye giden bir hâkimiyet sarhoşluğunun pençesindeyiz. Bozulmayan tarafımız hemen hemen kalmadı. Bunları söyleyemiyor ve konuşamıyorsak bu dehlizden çıkamayız.
Sağlam Karakterli İnsan İhtiyacı
Aydın için prensipler önemlidir. Özellikle gücü verdiklerimizi eleştirmesi değişmez kanundur. Şu parti bu parti bakmaz. Yanlışlık gördüğü yerde herkesi eleştirir. Hakikati tespitte elbette yanılabilir. Kendi yanlışlarını da rahatlıkla kabul eder. Her manada yiğitlik ve yüksek karakter (seciye) isteyen bir iştir.
Bütün zamanlarda azdan az olan yüksek karakter sahibi insandır. Namuslu aydın bugün daha az görünüyor. Sebepleri açık: Değerlerden hareket eder göründüğümüz halde, değerleri çiğniyoruz. Değersizlik derin ahlâksızlık doğuruyor.
İnsanımız günlük ihtiyaçlarına yeniliyor. Zaaflarına yeniliyor. Korkularına yeniliyor. Davasız davacıların, davası kendisi olanların oyuncağı haline gelebiliyor. Kabuk dindarlığı, kabuk milliyetçiliği, kabuk solculuğu üç beş kof sloganla hayatımızı esir alabiliyor.
Bu toplumda kim başa gelse bu insan kıtlığıyla değişen çok az şey olur. Düşkünlüğün beter yaşandığı da olur. Şimdi oradayız. Ahlâksızlığın bu kadar normalleştiği bir düzeni hiç yaşamadık. Gücü ele geçirenler için “Bizden olanlar”ın her yaptığı yanlış da olsa normal ve hak. Diğerlerinin hakları da hak değil.
Bozgun Görüntüsü Çok Uzadı
Sadece son günlerde olanlara bakın anlarsınız. Bolu dağında otel yangını oluyor, içeri aldıklarımızın ya suçu yok, ya da üçüncü dereceden ilgililer.
Suat Toktaş’ın, Ümit Özdağ’ın ve bazı belediye başkanlarının tutuklanmasını anlamak mümkün değil. Belediye başkanları deyince Mansur Yavaş’ın Ahmet Özer’i ziyaretine gelen tepkiler de dediklerimizi doğruluyor: Birisi yazısında “CHP’ye giden kim var ki ahlaklı kalmış?” yazdı. Dikkat edin “ahlâk” diyorlar. Nasıl oluyor da ahlâksızlıkları, hukuksuzlukları, yağmayı-talanı görmeyip de bir meslektaşını ziyaret edene sadece partisinden dolayı ahlâksız diyebiliyoruz?
Bu kafanın nasıl bir hipnozla gerçeği ters yüz edebildiğini anlarsak problemi çözmeye yaklaşırız.
Teğmenlerin İhracı Büsbütün Fecaat
Teğmenler, kanı kaynayan gençler. Disiplinsizlik etmiş olabilirler. Soruşturma açılabilir. Ceza da verilebilir. Ama böyle olmaz. Yüz otuz yıl kadar önceyi düşünün. O zamanın Harbiyelileri politik suçlar da dâhil pek çok disiplinsiz hareketlerde bulundular. Küçük cezalar aldılar ve affedildiler.
Mustafa Kemal, Harbiye’de “Republik!” diye bağıran bir öğrenciydi. Meşrûtî rejime muhalifti. O zamandan Cumhuriyetçi olduğu biliniyordu. Harbiye’den atılsa kimsenin itiraz edemeyeceği keskin bir politik görüşün sahibiydi. İzinsizlik, günlü hapis gibi cezalarla yetinildi. Sonra, Cumhuriyetçi olduğu bilindiği halde Sultan Vahideddin tarafından Samsun’a gönderildi ve vatanı kurtardı.
Devlet adamı, devleti ve işleri yönetecek kabiliyetleri düşünür. İnsan feda etmekten kaçınır. Dikkatinizi isterim, şayet 2. Abdülhamid, Vahideddin ve diğerleri şimdikilerin kafasında olsalardı, Çanakkale’yi, İstiklâl Harbi’ni yapan komutanlardan çoğu orduda kalamazdı.
Turpun Büyüğü
Hiç kimse adlî mercilere, hukukun işletildiği teftiş ve denetleme mekanizmalarına “Şu sonucu istiyorum!” diyerek talimat veremez. Teğmenler için birçok kademeden soruşturma başlamadan bu istek çokça dillendirilmiştir. Kararları kökten sakatlayan, “turpun büyüğü” budur.
Memlekette devlet imkânlarını sadece gücü verdiğimiz kişileri korumaya endekslemiş görünüyoruz. Turpun büyüğü budur. Devlet hayatında sevinçte tasada birlik aranır da bu teklikten fersah fersah kaçılır. Bozdukça bozar. Nitekim bozuyor.
Yakıcı gerçeği daha genişten bakarak söyleyelim: Bu duruma biz yol verdik. Biz ne isek yönetenler de odur. Maalesef ahlâksız bir toplumuz.
HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.