
Bayram mı neydi o?
Kimsenin bayramını kutlamanın içimden gelmediği, yatağımdan kalkmak istemediğim, hiç kimseyi görmek, duymak, cevap vermek istemediğim yas tuttuğum, "Bayram mı, neydi o?" dediğim bir bayram.
2 yıl sonunda nihayet kalemi elime alabildim. Acıdan kavrulan yüreğim ve bulanıklaşan zihnimle hem dertleşmek hem de sizlere yeniden merhaba demek için buradayım.
Kimileri karma, kimileri takdiri ilâhi, kimileri de yok burcun şu gezegende, bilmem ne evinde retro yüzünden bu yaşadığın yıkımlar diyor.
Uzun zamandır kalemi ve kâğıdı elime alamıyordum. Nasıl alabilirdim ki? Kimilerine göre, benim de 9 Mart’a kadar amansız illet dediğim, aslında büyük bir nimet olduğunu şimdi idrak edebildiğim kanserle büyük bir savaşımız vardı.
Tam 10 yıl büyümeyen kanser adlı illet nimet, 10 yılın ardından hızla agresifleşmiş ve son 19 ayı oldukça ağrılı ve sancılı bir süreçle nihayete ermişti. Ve ben Sinop’ta, güneşli, pırıl pırıl havası olan bir 21 Nisan sabahında, babamı ebediyete yolculamış ve acıları son buldu diye şükretmiştim. Ölüme bile şükretmiştim. Daha büyük, daha yıkıcı bir acıyla sınanacağımı hiç bilmeden. (Hastalık, sevdiklerimizi farkında olmadan ölüme hazırlıyor, geride kalanların hayata daha kolay devam etmesini sağlıyor. Apansız olan bir ölüm, hayatınızı depremin merkez üssü gibi yapıyor.)
Bu acıyla başa çıkarken başucu şarkılarım diyeceğim üç isim ve şarkı olmuştu müzik listemde. Candan Erçetin, Yalan. Volkan Konak, Ömrüm. Muhlis Akarsu Allah Allah Desem.
Bugün bayram…
Kimsenin bayramını kutlamanın içimden gelmediği, yatağımdan kalkmak istemediğim, hiç kimseyi görmek, duymak, cevap vermek istemediğim yas tuttuğum, “Bayram mı, neydi o?” dediğim bir bayram.
Ülkedeki kaos, Türk milletinin boynuna geçirilmek istenen ilmek, polis şiddeti, insanların haksız/ suçlu olduklarına toplum vicdanının kâni gelmediği tutuklamalar gibi, göğsüme öküz oturtan ortamdan kaçmak için internetimi kapatmıştım. İnternetimi açtığımda yasımı katmerlendiren bir haber daha aldım. Tıpkı 20 gün önce hayatımın altını üstüne getiren hayat arkadaşımın, evdeşimin âni bir kalp kriziyle bu dünyadan ayrılması gibi, Karadeniz’in asil çocuğu, Kuzey’in Oğlu Volkan Konak da Hakk’a gitmişti.( Nerden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını diyenlere bir not: Üstünden şikâyet etseniz de hep bir çare, umut ve çözüm var. Altında kalınca çare ve çözüm hiç ama hiç yok. Üstü, tüm eza ve cefasıyla, altıyla kıyaslanamayacak kadar mükemmel. )
2024 Ramazan Bayramının hemen ertesinde babam, ilk öğretmenim, varlık sebebim ile ebediyen vedalaşmıştık. Yeni bir Ramazan gelmişti ki daha 9. gününde Azrail yine hanemi ziyaret etmiş, 24 yıllık emeğimi, çocukluğum, gençliğim, olgunluğum, ömür yolunu birlikte yürüdüğüm, biricik evladımın babasını yanında götürmüş ve bizi bir dahaki ziyaretine kadar, kızımla baş başa bırakmıştı.
Nisan ayında babam, bu martta da hayat arkadaşım, ömrümün 24 yılı, 11 ay arayla, geçip gittiler bu dünyadan ve hayatımdan. Kolum kanadım kırıldı denir ya, kırılan kolum mu, kemiklerim mi bilmiyorum ama dünya mecâzen değil, fizîken başa nasıl yıkılırmış artık onu çok iyi biliyorum.
Hazan oldu yaz baharım.
Hazan oldu yaz baharım diyordu Ömrüm şarkısında rahmetli Volkan Konak
Hakikaten bu yıl, benim için öyle oldu. Tam da bir hazan ve yas yılı oldu.
Ellerim, gözlerim, ayaklarım bağlı, kadife eldiveninin içine demir yumruğunu gizlemiş Azrail, dört bir yanımdan sağlı-sollu vuruyor gibi bir his. O vurdukça düşüyorum, düştükçe daha çok ayağa kalkmak zorunda kalıyorum. Şimdilik; sonunda benim de bir gün kaybedeceğim, Tanrı, vakti geldiğinde kısmet ederse de, bir namazlık saltanatı yaşayabileceğim musalla taşına kadar, bu kavganın galibiyim.
Bugün bayram!.. Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyiz ayrı diyarlarda… Bize saadet nasip şimdi, (sadece) rüyalarda.
Ne çok severdim mart ve nisan aylarını. Leylekler, kırlangıçlar coşkuyla gelir, kuru dallar yeşerir, yapraklanır ve çiçeklenirdi. Banyo pencereme kumru çiftim yumurta yapar, çatıda martılar günün doğumunu kutlarcasına kavga ederek uyutmazdı seher vaktinde. Arada serçeler ötüşür, baş belası sivri sinekler balkona arz-ı endam etmeye başlardı.
Saksılarıma domates, biber, çilek dikerdim. Kış mı, bahar mı olmaya karar vermeyen baharda, soğuktan kavrulurdu yaprakları. Mayıs ayında tekrar tekrar dikerdim. Mart ve nisanın mızıkçı filizkıran rüzgârlarına inat.
Mart ve Nisan umuttu. Tabiatın uyanışıyla birlikte çocukluğumda dalında olgunlaşmasını beklediğim yeşil erikti. Kiraz çiçeklerinin yeşil kiraz tomurcuklarına dönüşmesi, lilalı morlu beyazlı erguvanların patlamasıydı. Çayırlarda yabani nanelerin, yarpuzların, kekiklerin beyaz papatyaların güneşle dansıydı. Arı kovanlarını bekleyip teneke çalmaktı. Yediveren çileklerinin kızarmasını bekleyemeden dalından kopardığım beyaz çilek sabırsızlığımdı. Boy vermeye başlayan bir karışlık buğday çimlerinin arasındaki kırmızı gelinciklerdi. Turuncu siyah kanatlarıyla, uç uç uğur böceği diye dilekler tutup fal baktığımız masumiyetti. İnekleri otlattığımız, kuzuların ayaklanıp sevimliliklerini yitirmeye başladıkları değişimdi. Yaban domuzlarının ortaya çıktığı, ayıların bahçeleri talan ettiği, dağ keçisi elikleri dürbünle izlediğimiz meraktı.
Dört mevsimlik hayatta artık ömrümün hazan ve hüzün olduğu, yaz baharım mart ve nisan.
Çok seven, bağışlayan ve merhamet eden Tanrım; sen kaybettiğimiz tüm sevdiklerimizi bizim gibi sev, şefkat göster, gittikleri yerde de koruyup kolla.
Çok seven, bağışlayan ve merhamet eden Tanrım; buna da şükür ya hû!
HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.